15 Mayıs 2013 Çarşamba

FUTBOL EĞLENCE ARACIDIR AMA BİZ DE DEĞİL...



“Futbol, basit oyundur”
“Futbol, eğlence aracıdır”

Futbolla ilgisi olmayanlar bu iki cümleyi okusalar hemen ya futbol oynamaya ya da futbol izlemeye başlarlar. Aman ha uzak durun futboldan! Yukarıdaki tanımlar bizim ülkemiz için geçerli değil. Aklınıza gelebilecek herhangi bir ülke için bu tanımların geçerliliği var; zira bizde geçersiz. Hani maçlarda “Futbol şiddettir, futbol holiganlıktır, futbol adam bıçaklamaktır” denir ya işte o bizim futbol kültürümüzü açıklıyor.

Pazar gecesi yılın derbisi, yüzyılın derbisi dediğimiz (!) ama futbol dışında her şeyin var olduğunu gösteren bir yüzyılın derbisi (!) izledik. Volkan ve Sabri’nin köpek kedi dalaşmasını aratmayacak halleri, Meireles’in geldiğinden beri yaptığı çirkinliklere yenisini eklemesi ve maçın gecesinde Fenerbahçeli taraftarın bıçaklanarak öldürülmesi… 



Yaşanan olaylarla ilgili sosyal medya üzerinden bir sürü yorum yapıldı. Hem saldırıya hem de yeşil sahada yaşanan olaylarla ilgili herkes görüşünü bildirdi İki gündür de futbolcular konuşmaya başladı. Bugün, maçın önüne geçen iki kaptan, Sabri ve Volkan konuştu. Hatalı olduklarını, yaptıklarından dolayı özür dileyeceklerini  bekliyordum ama nerdeeee ! Güya kaptan olacaklar! Birbirinden özür dilemeyi bırakın, birbirlerini suçlamaya devam ettiler. Sabri, Volkan’ı tanımam, Volkan’da Sabri'nin demecine karşılık tanımazsa tanımasın diyor. Halimiz içler acısı!


Hani hep futbolun yapılanmasından bahsediyoruz ya peki futbolcuların da yapılanması gerekmiyor mu? Futbolu yapılandırsak ne olur? Futbolu oynayan futbolcular, saha içinde davranmaları gerektiği gibi hareket etmedikten sonra futbol yapılansa ne olur? Kime ne fayda sağlar? İlk önce tedaviye futbolculardan hatta yöneticilerden başlamak gerekir. Eğer futbol için sırf farklı renklere gönül verildi diye insan yaşamına son vermeye başlamışsak bunun birçok sebebi vardır. Aziz Yıldırım maçtan bir gün önce çıkıp Galatasaray hakkında açıklamalarda bulunuyor. Galatasaray da “bir kulüp başkanının sözlerini kaale almıyoruz” diye yanıt veriyor. Bunun akabinde maçta futbolcular birbirine giriyor, sonrasını biliyoruz… 



Ve bunca olaydan sonra ne Volkan ne de Sabri çıkıp da “Biz hatalıydık, birbirimize böyle hareketlerde bulunmamamız gerekirdi, milli takımda birlikte mücadele ediyoruz, herkesten özür dileriz. Bundan sonra hepimiz daha dikkatli olacağız” deselerdi ne olurdu? Ama yok burunlarından kıl aldırırlar mı, bir daha olsa aynı şeyi yaparlar. Maç sonrası bir taraf o beni provokate etti derken, diğer tarafta karşı tarafı suçlayıp hayır o beni provokate etti diyor. Yöneticiler de birbirleri ile laf dalaşına girince taraftarlar da galeyana geliyor. Sonra da futbolda neden şiddet bitmiyor diye dert yanıyoruz. Önce yöneticilerden başlayıp futbolcularla devam edeceksin. Sonra medya da nefret söylemine son verdiğin zaman zaten taraftarlarda olması gerektiği gibi davranır. 


Futbolculara gerekirse eğitim vereceksin psikologla mı çalışırlar bilmiyorum ama saha içinde insanca davranmaları gerekiyor. Yoksa daha çok futbol için öldürülen taraftar, futbol için birbirine girmiş futbolcu ve yöneticiler görürüz.  



24 Nisan 2013 Çarşamba

‘ÇALIŞMA DÜNYASINDA KADINLARA GÖRÜNMEZ KOTA VAR’




Banu Yelkovan ile söyleşi yapmadan önce iki kere karşılaşmıştık. Ama söyleşi için buluşunca insan heyecanlanıyormuş.  Fakat Banu Yelkovan'ın buluşmanın başından sonuna kadar gösterdiği sıcak tavır ve içtenliği insanın heyecanını alıyor. Benim keyifle yaptığım söyleşiyi, sizin de keyifle okuyacağınızı tahmin ediyorum. 

Simay Köroğlu: Kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?
Banu Yelkovan: İstanbul’da doğdum, İstanbul’da büyüdüm. Sainte Pulcherie Fransız Orta Okulu ve Saint Michel Fransız Lisesi’nde okuduktan  sonra İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden mezun oldum. Üniversite yıllarımda tercümanlık yaptım, tekstille uğraştım. Yine o yıllardan beri gazetecilik yapıyorum. Yiğiter Uluğ’un  Radikal Spor’da yazı yazma önerisi ile futbol yazıları yazmaya başladım. Four Four Two’da çalıştım.  CnnTürk’te televizyonculuğa başladım. NTV Spor’da devam ediyorum. 2003’ten bu yana Radikal’de spor yazıları yazıyorum.

S.K. : Sporla olan ilginiz nereden geliyor?
B. Y. : Bir kadın olarak bu soru bana çok soruluyor. Neden bir erkek yorumcuya diyelim Mehmet Demirkol’a ‘Spora olan ilginiz nereden geliyor?’ diye sorulmuyor da bana soruluyor? Özel bir olay yok. Futbola merak duyan bir erkek çocukla aynı yaşlarda merak duymaya başlayan bir kız çocuğuydum. Biz de erkek çocuklar gibi, hatta onlarla sokakta futbol oynardık. Çok da ilginç bir hikayesi yok yani bu merakın.

S.K. : Kadın olarak bu mesleğin zorlukları ve kolaylıkları nelerdir?
B.Y. : Biz kız kardeşimle maça gitmeye ilk başladığımız yıllarda kadınlar çok azınlıktaydı ve neredeyse ayrıcalıklıydı. Tribünde etrafınızda bir koruma çemberi oluşurdu. O konuda bir zorluk çekmedik. Bugün de tribünlerde kadınlar oldukça kalabalıklaştı, yine herhangi bir zorluğu yok. Ancak bu işi meslek olarak yapmak istiyorsanız, girmek o kadar kolay değil. Sonuç olarak yapanlar, izleyenler ve konuşanların yoğun olarak erkek olduğu bir ortam. Öyle ya da böyle bir erkek oyunu. Çalışma dünyasında da sanki kadınlara görünmez bir kota var. Ben çok uzun süre bu işi ek iş olarak yaptım. Bir yandan spor yazarı/yorumcusu iken bir yandan da tam zamanlı başka işlerde çalışıyordum. Bu durum son birkaç yıldır değişti sadece.

S.K. : Bir çocuğunuz var. Hem iş, hem çocuk hem ev aradaki dengeyi nasıl sağlıyorsunuz?
B.Y. : Doğrusu zor oluyor. Çocuk sonrası ev-iş dengesini; işteyken evi, evdeyken işi düşünmeyerek korumaya çalışıyorum. Artık bazı maçları kaydedip oğlum okuldayken izleyebiliyorum. Oğlum o sene yeni doğduğu için, 2008 Avrupa Şampiyonası’nda çalışma fırsatını kaçırmıştım. Sorumluluklarınız yüzünden bazı teklifleri reddettiğiniz, istediğiniz kadar çok maça, deplasmana gidemediğiniz, benzer şekilde evdeki bir sürü işi de istediğiniz gibi yapamadığınız oluyor. Denge dediğiniz şey, sürekli bir eksiklenme hali.

S.K. : İyi ya da fanatik bir taraftardan iyi bir gazeteci olur mu? Mesela siz Galatasaraylısınız.  O dengeyi nasıl kurdunuz?
B.Y. : İyi bir taraftardan iyi bir gazeteci olur. Zaten başka türlü nasıl olacak ki? İnsan bütün çocukluğunu teknoloji ve bilime ilgi duyarak geçirip, günün birinde durup dururken spor gazetecisi olamaz ki? Ama taraf olmakla, taraf tutmak arasında büyük bir fark var. Bu yüzden fanatik bir taraftardan iyi gazeteci olmayabilir. Bir noktada ya gazeteciliğin daha ağır basmalı, ya taraftarlığın bayağı bir törpülenmeli.

S.K. : Keşke taraftar olsaydım dediğiniz oluyor mu?
B. Y.: Hayır olmuyor. Ama bazen öyle maçlar oluyor ki keşke o takımın taraftarı olarak tribünlerde olsaydım dediğim oluyor. Sadece Türkiye Ligi’nden ya da bir takımdan bahsetmiyorum. O heyecanı tribünde yaşamanın zevkinden bahsediyorum.

S. K. : Kadınlara ilk neden “ofsayt nedir” sorusu soruluyor?
B. Y. : Bunu bende henüz çözemedim. Geçen gün bir yerde okudum: ”Belki ofsayt da kadınları anlamıyordur”. Bu konunun saçmalığına gayet uygun bir cümle olmuş.

S.K. : Erkekler, kadınlardan ofsaytı bilmiyorum cevabını alıp mutlu olmak mı istiyorlar acaba?
B. Y. : Erkekler ofsayt konusunda saatlerce tartışma potansiyeline sahip insanlar, eski hakemlerin aynı pozisyon için anlaşamadıkları oluyor. Dolayısıyla herhalde futbolun en zor kuralı bu diye kadınları da oradan imtihan etmek istiyorlar. Ne bileyim?

S.K: Erkekler ve kadınlar futbola farklı açılardan nasıl bakabiliyor?
B.Y. : Erkeklerin futbolu sevme biçimi ile kadınların futbolu sevme biçimi farklı. Erkekler daha sonuç odaklı, kazanma odaklı. Kadın daha detaycı. Bunu çok söyledim, bir kez daha söylemekte zarar yok: Bence kadınların futbolu sevmesi için maça gitmesi gerek. Televizyondan maç izlerken yönetmenin size gösterdiği şeyi seyrediyorsunuz aslında, stada gittiğinizde istediğiniz şeyi seyredebilirsiniz. İsterseniz bütün maç tek bir oyuncuya, rakip seyirciye, sadece topa ya da hakeme bakabilirsiniz.

S. K. : 12 Eylül’den sonra devlet ve medyanın etkisiyle erkeklerin önüne futbol konuldu. Hegemonik bir futbol kültürü çıktı. Erkeklerdeki bu kadın düşmanlığının sebebi nedir?
B.Y. :Futbol bir zamanlar erkeklerin hegemonyasındaydı, kabul. Ama şimdi kadınlar da futbolun içinde. Kadın düşmanı olduklarına katılmıyorum ama belki kendilerine özel hissettikleri bir alanı paylaşmaktan hoşlanmayanlar vardır.

S. K. : Yurt dışında birçok maça gittiniz.  Buradaki taraftarla yurt dışındaki taraftar arasındaki fark nedir?
B. Y. : Gittiğimiz maçlarda bazı konularda beklediğimizden fazlasını bulduk, bazı konularda da hayal kırıklığına uğradık. Bizi şaşırtan takım taraftarları oldu; mesela St.Etienne taraftarları inanılmaz ateşlilerdi. Koreografi açısından çok iyilerdi. PSV Eindhoven’da bu kadar fanatik bir taraftar kitlesi bulacağımızı hiç düşünmüyorduk. Ama her şeye rağmen 90 dakika susmadan tezahüratlarla,şarkılarla destekleyen bir tek bizim olduğumuzu görmüş olduk. Dünyaca ünlü  Liverpool taraftarı bile, “You Will Never Walk Alone” şarkısını maçtan önce inanılmaz söylüyor ama maç başladıktan sonra pozisyonlarda gösterdikleri reaksiyon dışında tezahüratta bulunmuyorlar.

S.K. : Bir maçta oynanan oyuna mı yoksa o oyunun hikayesi mi önemlidir sizin için?
B.Y. : Önemli olan sadece futbolu bilmek değil. Benim için futbolun arkasındaki hikaye de çok önemli. Bu yüzden hikayeler de çok ilgimi çekiyor.

S.K. : Sevdiğiniz takım ya da futbolcu stili var mı?
B.Y. : Hayır yok. Elimden geldiğince bütün takımları izlemeye çalışıyorum.

S.K. : Barcelona’ya karşı özel bir hayranlığınız var mı?
B. Y. : Hayır özel bir hayranlığım yok. Ama kulüp değerlerini net olarak ortaya koymalarını, altyapıya verdikleri önemi ve özellikle çocuklar için uyguladıkları politikaları beğeniyorum. Bu yüzden oğlumu, üç sene önce Barcelona Kulübüne üye yaptım. Ama gel gör ki kendisi aynı zamanda Real Madrid’i de tuttuğunu ve ona da üye olmak istediğini söylüyor!.. Aklı erdiğinde bunun mümkün olmadığını anlayacak ama henüz o yaşta değil.

S. K. : Güncel konulara değinecek olursak iki takımımızda bu sene çeyrek finale kaldı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
B. Y. : İki takımın bu sene Avrupa’da yakaladığı başarı çok önemli. Sezon başında ülke puanı olarak Güney Kıbrıs’la çekişecek noktaya geldiğimizi hatırlarsak bu başarı çok güzel oldu. Çok gerektiği bir yılda geldi.

S.K. : Burak Yılmaz için ne söylersiniz? Kendisini çok geliştirdi?
B.Y. : Burak Yılmaz gerçekten kendisini çok geliştirdi. İki büyükte başarılı olamayıp Trabzon’a gittikten sonra tekrardan İstanbul’a dönmek daha önce kimsenin yapabildiği bir şey değil. Trabzonspor sonrası Galatasaray’da da çok başarılı. Burak’tan başka bu geri dönüşü başaran benim hatırladığım başka bir futbolcu yok. Bildiğimizden farklı bir hikaye yazıyor. İlgiyle izliyorum.

S. K. : U20 Dünya Şampiyonası’na ev sahipliği yapacağız. Dağhan Irak “FIFA’nın düzenlediği en büyük ikinci turnuva diye kimseyi kandırmasınlar. Turnuva hep 3. Dünya ülkeleri tarafından düzenleniyor.” demişti. Siz ne dersiniz?
B.Y. : Dağhan’ı çok severim ama onun kadar kötümser bakmayayım. Bence U20 Dünya Şampiyonası’nın Türkiye’de düzenlenmesi yine de önemli.

S. K. : Maratonu takip etmek için Tokyo’yo gittiniz. Tokyo da 2020 Olimpiyat Oyunları’na aday ve bizim en büyük rakibimiz. Tokyo ve İstanbul’u karşılaştırırsanız ne söylersiniz?
B. Y. : Tokyo’ya gittiğimizde her yerde olimpiyatlarla ilgili reklamlar vardı. Tokyo’da olimpiyat farkındalığı bizden daha fazla ve halk da istiyor olimpiyatları. İstanbul’da o anlamda yapılmış bir hazırlık yok. Ama olimpiyatları aldığımız takdirde, en iyi şekilde üstesinden geleceğimize inanıyorum.



11 Mart 2013 Pazartesi

YENİLMEZ VAKIFBANK



Son 3 yılda 3 Şampiyonlar Ligi Kupası ve bu 3 kupanın 2’sinde de aynı kulübün adı olması. Yanlış anlaşılmasın futboldan bahsetmiyorum! Türkiye’nin son yıllarda çok büyük başarılar gösterdiği voleyboldan bahsediyorum. KADIN voleybolundan!

Voleybolda İtalya’nın başarılarını dinler dururduk hep. Son yıllarda ise Türkiye’nin voleyboldaki başarılarından söz eder olduk. Çalışmanın, başarının, azmin sonucunda tabi. 

Avrupa’nın zirvesindeyiz… 3 yıldır bu kupa Türkiye’ye İstanbul’a geliyor. Kupayı domine ettiğimizi söylesek yanlış olmaz heralde. Voleybolcularımız başarılara imza atarken biz voleybolseveler olarak üstümüze düşeni de yapmamız gerekiyor. İlgimizi ve sevgimizi onlara hissettirmeliyiz. Onları desteklemeye devam etmeliyiz.

Benim çocukluğum; Özlemli, Aysunlu, Natalialı kadromuzun başarılarına denk geldi. Voleybolu bu kadar çok sevmem de onların katkıları yadsınamaz. Şimdi aynı başarıları tekrardan yaşıyoruz. Şimdiki genç nesil de Naz, Gözde, Bahar, Gizem gibi oyuncuların başarıları ile voleybolu sevecek belki de voleybolcu olacak.

Voleybolun bu kadar gelişmesinde, başarıların peş peşe gelmesinde tabiî ki birçok kişinin katkısı var. Bunların başını eski federasyon başkanı Erol Karabıyık ve  27 yıldır voleyboldan yatırımına kesmeyen Vakıfbank yöneticileri çekiyor.




Şampiyon Vakıfbank’tan bahsedecek olursak; bu sezon oynadıkları 36 maçın 36’sını da kazandılar. Sadece 17 set verdiler; maç demiyorum sadece set verdiler. (Maç başına bir set bile düşmüyor.) Vakıfbank, sezona 3 kupa parolası ile çıkmıştı. 2 hafta önce oynadıkları tüm maçları kazanarak Türkiye Kupası’nın sahibi olan Vakıfbank, dün de Şampiyonlar Ligi kupasını kazandı. Son dörde girebilmek için Eczacıbaaşı Vitra’yı 3-1 yenerek "Dörtlü Finale" kalan Vakıfbank, ilk maçta ev sahibi Galatasaray Daikin’i 3-0 yenerek finale adını yazdırmıştı. Finalde Azerbeycan ekibi Rabita Bakü’yü 3-0 yenen Vakıfbank, ikinci kez bu kupayı müzesine götürmüş oldu. Rakibi ile 2011’de İstanbul’da oynanan finalde de karşılaşan Vakıfbank, Rabita Bakü’yü 3-0 yenerek, bu kupayı Türkiye’ye getiren ilk ekip olmuştu. (Geçen yılda bu kupayı da diğer bir temsilcimiz Fenerbahçe kazanmıştı.) 3’te 2 yapan Vakıfbank’ın şu anki hedefi ligi kazanmak. Hedefe çok yaklaşan Vakıfbank, ligde de şu an birinci sırada yer alıyor.

Böyle bir kadroyu oluşturmak çok zor; herkes mevkisinde olağanüstü işler başarıyor. Çıkan oyuncunun yerine giren voleybolcu, arkadaşını aratmıyor ve işini hakkıyla yapıyor. Liberoda Gizem görevini tam olarak yerine getirirken, Naz smaçörlerine ve orta oyuncularına  attığı paslarla arkadaşlarına alın da atın diyor adeta. Servisleriyle, bloklarıyla, smaçlarıyla çok etkili olan bu ekip ile aynı dönemde yaşıyor olmak bir mucize. Çünkü böyle bir ekipe tanıklık etmek gerçekten büyük bir ayrıcalık. Eğer Vakıfbank’ı hiç izlemediyseniz izlemenizi şiddetle tavsiye ederim.

Sonuçta boşuna filenin “Barcelonası” demiyoruz.