Banu
Yelkovan ile söyleşi yapmadan önce iki kere karşılaşmıştık. Ama söyleşi için
buluşunca insan heyecanlanıyormuş. Fakat
Banu Yelkovan'ın buluşmanın başından
sonuna kadar gösterdiği sıcak tavır ve içtenliği insanın heyecanını alıyor. Benim
keyifle yaptığım söyleşiyi, sizin de keyifle okuyacağınızı tahmin ediyorum.
Simay
Köroğlu: Kendinizden kısaca bahsedebilir misiniz?
Banu
Yelkovan: İstanbul’da doğdum, İstanbul’da büyüdüm. Sainte
Pulcherie Fransız Orta Okulu ve Saint Michel Fransız Lisesi’nde okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi Uluslararası
İlişkiler Bölümü’nden mezun oldum. Üniversite yıllarımda tercümanlık yaptım, tekstille
uğraştım. Yine o yıllardan beri gazetecilik yapıyorum. Yiğiter Uluğ’un Radikal Spor’da yazı yazma önerisi ile futbol
yazıları yazmaya başladım. Four Four Two’da çalıştım. CnnTürk’te televizyonculuğa başladım. NTV
Spor’da devam ediyorum. 2003’ten bu yana Radikal’de spor yazıları yazıyorum.
S.K.
: Sporla
olan ilginiz nereden geliyor?
B.
Y. : Bir kadın olarak bu soru bana çok soruluyor. Neden bir
erkek yorumcuya diyelim Mehmet Demirkol’a ‘Spora olan ilginiz nereden geliyor?’
diye sorulmuyor da bana soruluyor? Özel bir olay yok. Futbola merak duyan bir
erkek çocukla aynı yaşlarda merak duymaya başlayan bir kız çocuğuydum. Biz de
erkek çocuklar gibi, hatta onlarla sokakta futbol oynardık. Çok da ilginç bir
hikayesi yok yani bu merakın.
S.K.
: Kadın
olarak bu mesleğin zorlukları ve kolaylıkları nelerdir?
B.Y.
: Biz
kız kardeşimle maça gitmeye ilk başladığımız yıllarda kadınlar çok azınlıktaydı
ve neredeyse ayrıcalıklıydı. Tribünde etrafınızda bir koruma çemberi oluşurdu.
O konuda bir zorluk çekmedik. Bugün de tribünlerde kadınlar oldukça
kalabalıklaştı, yine herhangi bir zorluğu yok. Ancak bu işi meslek olarak
yapmak istiyorsanız, girmek o kadar kolay değil. Sonuç olarak yapanlar,
izleyenler ve konuşanların yoğun olarak erkek olduğu bir ortam. Öyle ya da
böyle bir erkek oyunu. Çalışma dünyasında da sanki kadınlara görünmez bir kota
var. Ben çok uzun süre bu işi ek iş olarak yaptım. Bir yandan spor
yazarı/yorumcusu iken bir yandan da tam zamanlı başka işlerde çalışıyordum. Bu
durum son birkaç yıldır değişti sadece.
S.K.
:
Bir çocuğunuz var. Hem iş, hem çocuk hem ev aradaki dengeyi nasıl
sağlıyorsunuz?
B.Y.
:
Doğrusu zor oluyor. Çocuk sonrası ev-iş dengesini; işteyken evi, evdeyken işi
düşünmeyerek korumaya çalışıyorum. Artık bazı maçları kaydedip oğlum okuldayken
izleyebiliyorum. Oğlum o sene yeni doğduğu için, 2008 Avrupa Şampiyonası’nda çalışma
fırsatını kaçırmıştım. Sorumluluklarınız yüzünden bazı teklifleri
reddettiğiniz, istediğiniz kadar çok maça, deplasmana gidemediğiniz, benzer
şekilde evdeki bir sürü işi de istediğiniz gibi yapamadığınız oluyor. Denge
dediğiniz şey, sürekli bir eksiklenme hali.
S.K.
: İyi
ya da fanatik bir taraftardan iyi bir gazeteci olur mu? Mesela siz
Galatasaraylısınız. O dengeyi nasıl
kurdunuz?
B.Y.
:
İyi bir taraftardan iyi bir gazeteci olur. Zaten başka türlü nasıl olacak ki?
İnsan bütün çocukluğunu teknoloji ve bilime ilgi duyarak geçirip, günün birinde
durup dururken spor gazetecisi olamaz ki? Ama taraf olmakla, taraf tutmak
arasında büyük bir fark var. Bu yüzden fanatik bir taraftardan iyi gazeteci
olmayabilir. Bir noktada ya gazeteciliğin daha ağır basmalı, ya taraftarlığın
bayağı bir törpülenmeli.
S.K.
: Keşke
taraftar olsaydım dediğiniz oluyor mu?
B.
Y.:
Hayır olmuyor. Ama bazen öyle maçlar oluyor ki keşke o takımın taraftarı olarak
tribünlerde olsaydım dediğim oluyor. Sadece Türkiye Ligi’nden ya da bir
takımdan bahsetmiyorum. O heyecanı tribünde yaşamanın zevkinden bahsediyorum.
S.
K. :
Kadınlara ilk neden “ofsayt nedir” sorusu soruluyor?
B.
Y. :
Bunu bende henüz çözemedim. Geçen gün bir yerde okudum: ”Belki ofsayt da
kadınları anlamıyordur”. Bu konunun saçmalığına gayet uygun bir cümle olmuş.
S.K.
: Erkekler,
kadınlardan ofsaytı bilmiyorum cevabını alıp mutlu olmak mı istiyorlar acaba?
B.
Y. : Erkekler ofsayt konusunda saatlerce tartışma
potansiyeline sahip insanlar, eski hakemlerin aynı pozisyon için
anlaşamadıkları oluyor. Dolayısıyla herhalde futbolun en zor kuralı bu diye
kadınları da oradan imtihan etmek istiyorlar. Ne bileyim?
S.K:
Erkekler ve kadınlar futbola farklı açılardan nasıl bakabiliyor?
B.Y.
: Erkeklerin
futbolu sevme biçimi ile kadınların futbolu sevme biçimi farklı. Erkekler daha
sonuç odaklı, kazanma odaklı. Kadın daha detaycı. Bunu çok söyledim, bir kez
daha söylemekte zarar yok: Bence kadınların futbolu sevmesi için maça gitmesi
gerek. Televizyondan maç izlerken yönetmenin size gösterdiği şeyi
seyrediyorsunuz aslında, stada gittiğinizde istediğiniz şeyi seyredebilirsiniz.
İsterseniz bütün maç tek bir oyuncuya, rakip seyirciye, sadece topa ya da
hakeme bakabilirsiniz.
S.
K. : 12 Eylül’den sonra devlet ve medyanın etkisiyle
erkeklerin önüne futbol konuldu. Hegemonik bir futbol kültürü çıktı.
Erkeklerdeki bu kadın düşmanlığının sebebi nedir?
B.Y.
:Futbol
bir zamanlar erkeklerin hegemonyasındaydı, kabul. Ama şimdi kadınlar da
futbolun içinde. Kadın düşmanı olduklarına katılmıyorum ama belki kendilerine
özel hissettikleri bir alanı paylaşmaktan hoşlanmayanlar vardır.
S.
K. :
Yurt dışında birçok maça gittiniz.
Buradaki taraftarla yurt dışındaki taraftar arasındaki fark nedir?
B.
Y. : Gittiğimiz maçlarda bazı konularda beklediğimizden
fazlasını bulduk, bazı konularda da hayal kırıklığına uğradık. Bizi şaşırtan
takım taraftarları oldu; mesela St.Etienne taraftarları inanılmaz ateşlilerdi. Koreografi
açısından çok iyilerdi. PSV Eindhoven’da bu kadar fanatik bir taraftar kitlesi
bulacağımızı hiç düşünmüyorduk. Ama her şeye rağmen 90 dakika susmadan
tezahüratlarla,şarkılarla destekleyen bir tek bizim olduğumuzu görmüş olduk.
Dünyaca ünlü Liverpool taraftarı bile,
“You Will Never Walk Alone” şarkısını maçtan önce inanılmaz söylüyor ama maç
başladıktan sonra pozisyonlarda gösterdikleri reaksiyon dışında tezahüratta
bulunmuyorlar.
S.K.
:
Bir maçta oynanan oyuna mı yoksa o oyunun hikayesi mi önemlidir sizin için?
B.Y. : Önemli olan sadece
futbolu bilmek değil. Benim için futbolun arkasındaki hikaye de çok önemli.
Bu yüzden hikayeler de çok ilgimi çekiyor.
S.K.
:
Sevdiğiniz takım ya da futbolcu stili var mı?
B.Y.
:
Hayır yok. Elimden geldiğince bütün takımları izlemeye çalışıyorum.
S.K.
:
Barcelona’ya karşı özel bir hayranlığınız var mı?
B.
Y. :
Hayır özel bir hayranlığım yok. Ama kulüp değerlerini net olarak ortaya
koymalarını, altyapıya verdikleri önemi ve özellikle çocuklar için
uyguladıkları politikaları beğeniyorum. Bu yüzden oğlumu, üç sene önce
Barcelona Kulübüne üye yaptım. Ama gel gör ki kendisi aynı zamanda Real
Madrid’i de tuttuğunu ve ona da üye olmak istediğini söylüyor!.. Aklı erdiğinde
bunun mümkün olmadığını anlayacak ama henüz o yaşta değil.
S.
K. : Güncel konulara değinecek olursak iki takımımızda bu
sene çeyrek finale kaldı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?
B.
Y. : İki takımın bu sene Avrupa’da yakaladığı başarı çok
önemli. Sezon başında ülke puanı olarak Güney Kıbrıs’la çekişecek noktaya
geldiğimizi hatırlarsak bu başarı çok güzel oldu. Çok gerektiği bir yılda
geldi.
S.K.
:
Burak Yılmaz için ne söylersiniz? Kendisini çok geliştirdi?
B.Y.
: Burak
Yılmaz gerçekten kendisini çok geliştirdi. İki büyükte başarılı olamayıp
Trabzon’a gittikten sonra tekrardan İstanbul’a dönmek daha önce kimsenin
yapabildiği bir şey değil. Trabzonspor sonrası Galatasaray’da da çok başarılı.
Burak’tan başka bu geri dönüşü başaran benim hatırladığım başka bir futbolcu
yok. Bildiğimizden farklı bir hikaye yazıyor. İlgiyle izliyorum.
S.
K. :
U20 Dünya Şampiyonası’na ev sahipliği yapacağız. Dağhan Irak “FIFA’nın
düzenlediği en büyük ikinci turnuva diye kimseyi kandırmasınlar. Turnuva hep 3.
Dünya ülkeleri tarafından düzenleniyor.” demişti. Siz ne dersiniz?
B.Y.
: Dağhan’ı
çok severim ama onun kadar kötümser bakmayayım. Bence U20 Dünya Şampiyonası’nın
Türkiye’de düzenlenmesi yine de önemli.
S.
K. :
Maratonu takip etmek için Tokyo’yo gittiniz. Tokyo da 2020 Olimpiyat
Oyunları’na aday ve bizim en büyük rakibimiz. Tokyo ve İstanbul’u
karşılaştırırsanız ne söylersiniz?
B.
Y. : Tokyo’ya gittiğimizde her yerde olimpiyatlarla
ilgili reklamlar vardı. Tokyo’da olimpiyat farkındalığı bizden daha fazla ve
halk da istiyor olimpiyatları. İstanbul’da o anlamda yapılmış bir hazırlık yok.
Ama olimpiyatları aldığımız takdirde, en iyi şekilde
üstesinden geleceğimize inanıyorum.