27 Şubat 2013 Çarşamba

TANRI RIZASI İÇİN GÜZEL BİR MAÇ LÜTFEN!




Bir insan futbolu, voleybolu, basketbolu, halteri, bisikleti, atletizmi niye sever? Bazı sporcular spor adamları ya da başkanlar niye her şeyden üstündür, onlara saygı duyulur, tapılır, örnek alınır? Peki o tapındığımız, saygı duyduğumuz spor adamları hayal ettiğimiz gibi değilse. O zaman ne olacak peki? Ben söyleyeyim koskocaman bir hayalkırıklığı. Bütün hayallerimiz tepe taklak olur işte o zaman.

Son zamanlarda sporla ilgili pek iyi şeyler duyduğumuzu söyleyemeyiz. Devamlı olumsuz olaylar, durumlarla karşılaşıyoruz. Tükürük olaylarından tutun, doping skandallarına, başkan taraftar arasındaki diyaloglardan tutun, cinayet haberlerine kadar birçok hoş olmayan durumla burun burunayız. İyi bir şeyler olmuyor mu diye sorarsanız bir eli geçmeyecek tarzda.

Son aylarda tükürük mevzusu çok rövanşta. Sosyal medya tabiri ile “Trend Topic” oldu desek yeridir. İlk önce Meireles, Galatasaray-Fenerbahçe maçında tükürük olayı ile gündeme gelmişti. 1 dakikalık durumu, 4 saat boyunca 3 boyutlu izlenerek bir sonuca varıldığı hala hafızalarımız bir köşesinde duruyor. Tam tükürük olayından kurtulduk diye sevinirken bu sefer de karşımıza Galatasaray-Beşiktaş maçında sahneye çıkan Melo’nun tükürük vakasıyla haşır neşir olduk. Twitter’da gördüğüm bir twitti paylaşarak olayın trajikomik durumunu göstermek isterim. “Ya bu futbolcu milleti de tükürecekse adam gibi tükürsün. Ülke bölünecek tükürdü mü, tükürmedi mi diye.”



Tam tükürük olaylarından kurtulduk derken bu sefer Aziz Yıldırım’ın taraftarlarla söz düellosu medyada görülmeye başlandı. 3 Temmuz sürecinde taraftarın desteğini arkasına alan Aziz Yıldırım, son günlerde taraftarın tepkisini alması ve 12. adamın yönetimi istifaya çağırmasına karşılık “ben ne dersem o olacak” sözü kamuoyu tarafından büyük bir tepkiyle karşılanmıştı. Bu olayı unutmaya ramak kalmıştı ki başka bir olayla Aziz Yıldırım yine karşımıza çıkacaktı.  Bu sefer de gazetecilere maymun benzetmesinde bulunacaktı.

Bu kadar olumsuz olayların üstüne bir de doping olaylarıyla sarsıldık. İlk önce Galatasaray Basketbol Takımının önemli oyuncularından David Hawkins, dopingli çıktı. Hem de 2. Kez! 2007 yılında da doping numunesinde yasaklı maddeye rastlanmıştı. Daha o şoku üzerimizden atamamışken NBA temsilcimiz Hidayet Türkoğlu’nda da yasaklı madde çıktı. Bir de Türk antrenörün verdiği ilaçtan dolayı dopingli çıktığını öğrenince, ağlanacak halimize güler olduk. Hidayet, rekor bir cezayla 20 maç basketbol oynayamayacak.  En son olarak da doping halterde patlak verdi. 23 Yaş Altı Halter Milli Takımı’mızda bulunan 16 sporcunun doping yaptığı ortaya çıktı. Hadi hayırlısı…





Ya Lance Armstrong’a ne demeli. Bisiklet severler için son birkaç hafta kabus gibi geçti desek yalan olmaz. İlk dedikodular çıktığı zaman bisiklet severler pek inanmak istemediler; ama Armstrong’un, ABD’deki televizyon programına çıkıp dopingle ilgili sorulara “evet kullandım” demesi gazetecinin “sizce bir insan doping yapmadan Tour de France’ı üst üste 7 kere kazanması mümkün mü” sorusuna, “bence mümkün değil” cevabını vermesini duyan tüm bisiklet severler büyük bir hayal kırıklığına uğramıştır. İnsanlara, bisiklet sporunu sevdiren zaten Lance Armstrong değil miydi? Aldığı ödülleri, başarıları, kurduğu kanser vakfı ile kendisini, herkese hayran bıraktırmamış mıydı? Şimdi tüm o başarıların gerçek olmadığını öğrenen Armstrong severler ne yapacak peki? Eskisi gibi Tour de France’ı izleyebilirler mi ya da Lance Armstrog’u sevmeye devam edebilirler mi? 



Peki ya Oscar Pistorius! Dünyaca ünlü ampute atlet Oscar Pistorius’un sevgilisini öldürme suçundan gözaltına alındığını duyduğumuzda hepimiz şaşırmadık mı?  Haberi İlk kez duyan herkes bunda bir yanlışlık vardır, böyle bir şey olamaz algısı içinde değil miydi? Londra Olimpiyatları’ndaki yarışını daha dün gibi hatırlamıyor muyuz? Pistorius, sadece bir sporcu değildi ki, azim ve mücadelenin simgesiydi. Onun için herkesin gözünde farklı bir yerdeydi. O yerlerde ise şimdi eser yok.



Bunca kötü örneğe rağmen spordan soğuyabilir miyiz? Sırf sevdiğimiz bir sporcu doping yaptı diye ya da saha dışında yaşanan olumsuz olaylardan dolayı spor izlemeyi bırakabilir miyiz? Benim fikrim, hayal kırıklığına uğrasak da değişmez eğlencemiz. 

Edvardo Galeano’nun, “Gölgede ve Güneşte Futbol” kitabında dediği gibi “Tanrı rızası için güzel bir maç lütfen.”

26 Şubat 2013 Salı

BİR BURAK YILMAZ YAZISI

Dünkü oyunuyla soyadının hakkını veren biri vardı sahada: Burak Yılmaz. 90 dakika boyunca özellikle de 2. yarıdaki performansıyla azmini, inatçılığını, yılmazlığını herkese gösterdi. Dünkü Orduspor maçında 2 gol atan Burak," takımın as forveti benim" der gibiydi.

Geçen sezon 33 golle gol kralı olan Burak, bu sezon da 23. hafta sonunda gol krallığı sıralamasında 14 golle ilk sırada yer alıyor. Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’nde oynadığı 7 maçta atılan 8 golün 7’sinde de Burak’ın imzası var. Avrupa Ligi’nde attığı golleri ile Burak, UEFA tarafından açıklanan Şampiyonlar Ligi'nin dördüncü haftasının en iyi ilk 11'inde yer aldı. Ayrıca, Burak Yılmaz, Sergen Yalçın’dan sonra Türkiye’de dört büyüklerde forma giyen ikinci futbolcu. Baba mesleğinin izinden giden ve hem attığı golleriyle hem söylemleriyle hem de yaptığı bazı hareketleriyle, 2012 yılına damga vuran Burak, 2013’e de damga vurmaya aday şimdiden. Drogba'nın gelişiyle, fazla oynama şansı bulunmayacağı tahmin edilirken Burak, daha hırslanmış gibi. Dışarıdan bakıldığında, Drogba ile anlaşması, uyumlu bir ikili olmaları, birbirlerini desteklemeleri sanki Burak'a yaramış gibi. Burak da futbolcu mu diyenlere golleri ve başarıyla cevap veren ve takımda da lakabı "Kral" olan Burak’ı gelin biraz tanıyalım. 

Burak futbolcu, babası eski kaleci - şu an teknik direktörlük yapıyor-, annesi eski basketbolcu, kız kardeşi ise voleybolcu. Kısacası Yılmaz ailesi için, tam bir sporcu ailesi desek yalan olmaz.



Burak Yılmaz, 1985 yılında Antalya’da doğdu. Futbola da, Antalya alt yapısında başladı. Kaderin cilvesine bakın ki baba oğlun yolları da burada kesişti. Baba Fikret Yılmaz, oğluna dört yıl alt yapıda hocalık yaptı. Baba Yılmaz’ın yeteneği ve hırsı oğluna miras kalmıştı. Burak Yılmaz, 2002 yılında Antalya ile profesyonel sözleşme imzalayarak profesyonelliğe adımını atmış oldu. 



Burak, 2006 yılında babasının da kaleciliğini yaptığı Beşiktaş'a transfer oldu. Beşiktaş’ın Türkiye Kupası’nı kazanmasıyla birlikte Burak da kariyerindeki ilk kupasını almış oldu. Fakat 2007-2008 sezonunda Beşiktaş’ın o zamanki yeni patronu Ertuğrul Sağlam’dan formayı kapamayınca devre arasında Manisaspor’a gönderilmek zorunda kaldı. 

2008 yılında bir diğer büyük kulübün yolunu tutan futbolcunun burada da şansızlığı devam etti. Fenerbahçe forması ile çıktığı toplam 16 maçta gol atamayarak en etkisiz sezonunu geçirdi. Luis Aragones tarafından kadroda düşünülmeyen golcü futbolcu, Eskişehirspor’a bir yıllığına kiralandı. Ligde, 1 kupada 1 golü bulunduktan sonra futbolcu,  Trabzonspor’a gönderildi.



2009-10 sezonunun devre arasında Fenerbahçe Gökhan Ünal'ı, 3.2 Milyon € karşılığı artı Burak Yılmaz takası ile Trabzonspor'dan aldı. Şenol Güneş'in de onay vermesiyle Yılmaz, Trabzonspor'lu oldu.  Trabzon’a giden futbolcu asıl yükselişe burada geçerek, küllerinden doğdu. 2010-11 sezonunda takımın en etkili oyuncuların başını çekti. Sezona tarihlerinde ilk kez kazandıkları  TFF Süper Kupa ile başladılar. 1 sezonda attığı 19 golle gol krallığında 2. oldu. 


2011-2012 sezonu Burak Yılmaz’ın sezonu oldu desek kimse itiraz edemez. Büyük küçük tüm takımlara toplamda 33 gol atarak sezonun en çok gol atan futbolcusu oldu. Attığı goller hem yurt içi hem de yurt dışında çoğu takımın dikkati çekti.  2012-2013 sezonu için Rus ekibi Lokomotiv Moskova takımı ile anlaşmasına ramak kala kendini Galatasaray’da buldu. Abdurrahim Albayrak’ın devreye girmesiyle Galatasaray’a imza attı. Daha ligin ikinci maçında Beşiktaş ile oynanan derbide penaltı pozisyonu ile herkesin tepkisini toplayan ve kendini yere atmasıyla tanımlanan Burak için zor günler başlamıştı. Herkesin kafasında Galatasaray'ın forveti Burak mıdır soruları yatarken, Burak golleri ile kafalardaki soru işaretlerini dağıtmaya başladı.

Öncelikle Burak'ın kendini devamlı yere atması Galatasaray'da yaptığı bir şey değildi. Trabzonspor'da da yapıyordu bu hareketleri. Ama şimdiye baktığımızda ise kendini basitçe yere atmaktan ziyade savaşmayı tercih etmeye başladı. Kafa gollerine hakim değildi ama şimdi bir Hakan Şükür olamaz belki ama etkili kafa golleri atmaya başladı. Şampiyonlar Ligi'nde attığı  ilk gol de Cluj'a attığı kafa golüydü. Hem sağ hem sol ayağını kullanabilmesi, kafa hakimiyetinin gelişmesi, kendini artık yere bırakmaması gibi konularda kendini çok geliştirdi Burak. Ayrıca defans arkasına atılan toplarda etkili olan Burak'a kuşkusuz sahada en yardımcı olan Tranzonspor'dan da takım arkadaşı Selçuk. Burak, biraz daha pres, baskı yapabilirse rakip takımı daha çok hataya zorlayabilir. İşte o zaman da çok daha önemli yere geleceğinden eminim.



Dünkü  maçının ikinci yarısı başladığında, bir kafa vuruşu üstten az farkla auta gidince koşarak topu alması ve aut vuruşunun kullanılacağı yere koşarak koyması, pes etmeyen bir yapıya sahip olduğunu göstermiştir. Yaşı genç olan ve kendini de Türkiye'de kanıtlamış olan Burak, neden artık yurtdışında oynamasın? Birçok takımın da takibinde bulunan Burak'ı önümüzdeki yıl ve yıllarda uluslararası takımlarda izleme ihtimaliz yüksek sanki.